|
Prof. Dr. Taner Berksoy, yaşadığımız ve henüz içinden çıkmaya çalıştığımız küresel krizi değerlendirirken aynı zamanda dünyadaki gelişmeler ve ülkemizi yorumladı.
Dünyayı Sar(s)an Kriz!
Prof. Dr. Taner Berksoy
Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi ve
İdari Bilimler Fakültesi Dekanı
Yaşadığımız küresel krizi nasıl tarif ediyorsunuz, bu nasıl bir krizdi ve etkileri ne oldu? Bu krizden çıkış nasıl gerçekleşir?
Nasıl bir kriz olduğunu siz söylediniz. Bu bir küresel kriz. Küresel kriz olarak adlandırmanın şu açıdan önemi var. Biz daha önce de özellikle Türkiye’de çok sık ekonomik kriz yaşadık. Bize benzeyen ülkeler de yaşadı. Bunlar daha çok çevre ülkeler. Buradaki kriz türü gelişimlerine de hatırlarsanız türbülans diyorduk. Kriz demeye de pek dilimiz varmıyordu. Bu defaki krizin en ayırt edici özelliği tam merkezde ve tam teknik anlamıyla kriz diyebileceğimiz bir gelişmeye sahip olması. Dolayısıyla özelliği var. Özelliği de şu: merkezde olduğu için çok çabuk bulaşıyor. Yani hemen hemen herkes etkileniyor bundan. Bundan önce bölgesel krizler oldu. Örneğin, Asya krizi gibi oradaki ülkeler etkilendi. Tekil ülke krizleri oldu bizdeki gibi, Latin Amerika’daki gibi. Onların çok fazla bulaşma tehlikesi olmadı. Çok ufacık, türbülans dediğimiz hareketlerle geçiştirildi. Bu defaki merkezde. Dolayısıyla müthiş bulaşıcı ve müthiş güçlü. Şimdi müthiş güçlü dediğim zaman şunu kastediyorum: Ekonomileri dibe götürebilecek çapa sahip. Bulaşıcı olduğu için bu derinlik hızla da yayılabiliyor. Bu anlamda tipik bir küresel kriz. Yani küreyi, dünya ekonomisini etkileyecek bir kriz.
Nasıl oluştuğuyla ilgili birden fazla görüş var. Bu görüşler mutlaka birbirini dışlıyor anlamına da gelmiyor ama öncüllük açısından farklı. Bir görüş diyor ki bu kriz öncesinde, 2001-2002’den itibaren, dünya ekonomisinde çok büyük dengesizlikler oluştu. Bu dengesizlikleri herkes biliyor, duydu. Dünyanın bir ucunda, doğu ucunda üreten, daha az tüketen, dolayısıyla çok büyük tasarrufları olan bir ülke grubu var. Asya ülkeleri bunlar. Bunların esas aktörü orada, Çin. Bir de dünyanın tam ters ucunda çok fazla tüketen, çok az tasarruf eden, dolayısıyla büyük açıklar veren ülkeler var. Biz bu ülke grubundayız ama bizim içinde bulunduğumuz bu açık veren ülkelerin esas aktörü Amerika Birleşik Devletleri. Şimdi iktisadi düşünce açısından bakarsanız bu tür dengesizlikler oluştuğu zaman bunlar ya bilinçli bir dizi iktisat politikası uygulamasıyla yeniden dengelenir; eğer kendi haline bırakırsanız gene bizim deyimimizle piyasalar bunu düzeltir. Şimdi uzunca bir süre devam etti bu küresel dengesizlik ve iki taraf da, yani ne Çin hükümeti bunu düzeltecek bir eylem yapmaya yanaştı ne de öteki taraf Batı’da, diyelim ki, Amerikan ekonomisini yönetenler. Bir iktisat politikası uygulamasıyla, bu dengesizlik kabul edilebilir bir düzeye çekilemedi. Dolayısıyla bunu piyasalar düzeltti. Şimdi bu anlamda bakarsanız pek çok insan tahmin ediyordu. Zamanlamasını pek kestiremedik. Ama pek çok insan da tahmin ediyordu ve söylüyordu. Şimdi bir görüş bu. Bu küresel dengesizliklerin çok sert bir şekilde düzeltilmesi nedeniyle bu kriz ortaya çıktı. Bir başka görüş biraz daha zengin. Bu dönemde çok büyük bir borçlanma prosedürü var ve mali enstrümanlar inanılmaz patlama şeklinde gelişiyor. Türev ürünler, türev enstrümanlar dediğimiz ürünler mali piyasalara, finans piyasalarına giriyor. Temelinde çok basit bir mekanizmadan başlayarak anlatmak daha kolay: Siz ev alacaksınız, mortgage kredisini kullanıyorsunuz, banka size krediyi veriyor, evi de ipotek ediyor. Siz, müteahite ya da evi kim satıyorsa parayı veriyorsunuz, evi alıyorsunuz ama mülkiyeti sizde değil, bankada ipotekli. Banka da parasını size vermiş, karşılığında hareket etmeyen bir ev mülkiyeti almış gibi. Bunu taşımak istemiyor. Taşımak istemediği zaman buradan yeni bir mali enstrüman türetiyor. Diyor ki işte benim gayrimenkul ortaklığım var, bunların karşılığında aldığım senet var, bunlar gelir getiriyorlar, dolayısıyla biz buradan getiri de temin ederiz. Bu şekilde türüyor. Bir de bu türev ürünleri tekil olarak birebir satmaktan ziyade parçalayıp, yeniden paketleyen çok büyük fonlar ortaya çıkıyor. Tabi burada müthiş bir iştah var, bir miktar ahlaki sorunlar var, bir miktar yönetememek var, bir sürü olgu var. Niye bu kriz dediğimizde, ikinci görüş işte bu süreç taşınabilir bir süreç değildi, bir noktada patladı, bu nedenle kriz çıktı. Bu ikisi birbirini dışlayan görüşler de değil. Şöyle düşünün: Diyoruz ki Çin’de fazla var, Amerika’da açık var. Bunun en son geldiği noktada 2007’de 1 trilyon küsur açık var. Yani bu kadar bir fazlayı açık veren ülkeyi taşımak lazım. Bu kamyonla, gemiyle olacak iş değil. İşte bu tür mali enstrümanlarla oluyor. O kadar büyük bir açık neticede kendisi için gerekli olan mali enstrümanları da üretmiş vaziyette. Dolayısıyla ikisi birbiriyle bağlantılı. Teknik olarak krizin nedeni bu. Bu nedenle de tam işin en orijininde, hem de en merkezdeki ülkede, Amerika’da konut kredisi piyasasında patlıyor kriz. Ondan sonra da yayılıyor. Dolayısıyla ilk görünüş itibariyle kriz, finansal bir kriz. Mali sektörü daha sorunlu olan, daha dengesiz olan ülkeler bundan hemen etkileniyorlar. Bu türev enstrümanları, mali sistemi çok kullanan ülkeler –hemen Amerika’dan Avrupa’ya sıçrıyor- çok etkileniyorlar. Bir de ülkemiz gibi bunları, mali sistemi kullanmayan -çünkü bizim mali sistemimiz için bunlar çok sofistike ürünler- öteki taraftan da kamu maliyesi de dahil mali sistemi görece sağlam olan ülkeler de bu ilk finansal süreçten çok fazla etkilenmiyorlar. Biz çok fazla etkilenmedik. Bu arada şöyle de bir süreç oluyor. Bütün bankalar ve şirketler, yatırım bankaları özellikle, yani bu türev enstrümanları satanlar bu türev enstrümanların arkasındaki ipotek gibi güvencelerin eridiğini hissedenler tarafından satın alınmamaya başlayınca insanların veya firmaların, kurumların elinde kalıyor. Değeri de hızla düşüyor, sıfıra yaklaşıyor. Elinizde bir sürü kağıt var, iki ay önce bunların karşılığında çok büyük kazançlar elde ediliyordu, bugün itibariyle hiçbir şey etmiyor. Ve dolayısıyla çok büyük banka sallanmaları oldu. Büyük yatırım bankaları. Dikkat ederseniz olay hala finans alanında gerçekleşiyor.. Orada kritik bir şey var. Lehman Brothers diye Amerika’da çok büyük bir yatırım bankası var. 2008’in sonbaharına kadar büyük yatırım bankalarına Amerikan hazinesi daha sempati ile bakıyor, yardım ediyor, kurtarmaya çalışıyor. Lehman Brothers’a böyle bir destek vermediler. Şimdi bana “niye vermediler” derseniz bilmiyorum. Büyük bir ihtimalle bir 5-10 sene sonra finans tarihinde bunu bir yerde okuyacağız, göreceğiz. Yani orada bir çekişmenin ürünü de olabilir, bilmiyoruz ama o bir anda bu krizin katlanarak büyümesine ve reel tarafa sıçramasına neden oldu. Ondan sonra bize de bulaştı. Bulaşıcılık fevkalade arttı ve tam anlamıyla tipik teknik bir iktisat krizi haline geldi.
Küresel kriz ülkemize nasıl yansıdı ve biz o süreci nasıl yönettik?
Bu tür gelişen krizler üç kanaldan bulaşır. Biz buna tam anlamıyla “contagion” diyoruz, “bulaşma”. Biri beklenti kanalıdır. Uzak bir yerde bir gelişme olur, iki tane büyük banka batar ve buradaki mali sistem aktörleri bundan rahatsız olur. “Bu bize gelir mi, bulaşır mı, bir yeri kırar mı” diye bir anda beklentiler bozulur, ona göre finansal kararlar bozulur ve gerilemeye başlarsınız. Bu beklenti kanalıyla gerçekleşir. Ülkemize beklenti kanalıyla çok hızlı bulaştı. İkinci bir kanal, finansman kanalıdır. Dikkat ederseniz finansman imkanı yaratacak fonların küresel ölçekte dolaşmasından bahsediyoruz ve bir anda burada bir sıkıntı, bir tıkanma oluyor ve bunların değeri hızla düşüyor. Fonlar kendi oldukları yerde küçülmeye başlıyorlar. Biz açık veren, fon ihtiyacı olan bir ülkeyiz. Dolayısıyla bizi finansman kanalından da etkiler. Bir de doğrudan doğruya pazar kaybedersiniz. Yani reel kanal dediğimiz kanaldan etkiler. Kriz bizi her üç kanaldan da etkiledi. Bunun en yumuşağı finans kanalında oldu. Bizde ABD’deki gibi türetilen finansal ürünleri kullanan bir mali sistem yok. Bir ikincisi, biz 2001 krizinden sonra da büyük bir tamirat yapmıştık, güçlüydük. Dolayısıyla az etkilendik. Beklenti kanalı çok etkilendi ve özellikle bu Lehman Brothers’in iflası ile birlikte, bütün dünyada olduğu gibi bizde de, reel sektörde müthiş bir güvensizlikten kaynaklanan bir harcama daralmasına, bir talep daralmasına yol açtı. Bu da ekonominin üretim kaybetmesine, istihdam kaybetmesine ve işsizliğin artmasına neden oldu. Bunlar kendini besleyen gelişmelerdir. Bir kere başladığı zaman örneğin Ahmet bey ile Mehmet bey korkup çekildiği zaman onun sonucu işte bir miktar küçülmekse o küçülmeye bakan Hasan bey ile Hüseyin bey de korkar. Dört kişi birden korkmuş, dört kişi birden harcamasını çekmiş olur. Bir anlamda ağırlaşarak gider bu süreç. Bizde de aynen böyle oldu. Şimdi ilk aşamada bu nasıl yönetildi derseniz cevabı: “Yönetilemedi”. Türkiye’den bahsediyorum. Dışarıda fevkalade iyi yönetildi çünkü.
Ülkemizde ilk adımda yönetilmedi. Biz 2001 krizinden sonra ekonomide peşpeşe iki program uyguladık IMF destekli. IMF destekli denmesindeki anlam benim açımdan, iktisat politikası uygulanmasındaki disiplindir, sürekliliktir. İki program uygulandığına göre bu 6-7 sene devam etmiş program, dolayısıyla disiplin de var, öyle bir niyet de var demektir. 2001 yılında Kemal Derviş ile başlayan 2008’in Mayıs ayında biten bir programdı. Bu sırada iktidar değişikliği oldu, yeni gelen hükümet bu programları aynen devam ettirdi. Siyasi partiler genellikle başka siyasi partinin ürününü kullanmaz. Bu kullanıldı. Şimdi konuştuklarımızdan şöyle bir ufuk turu yapalım. 2008’de dünya ekonomisi nerede? Finans tarafında kriz patlamış, bu türev ürünlerin arkasında büyük bir güvence olmadığı ortaya çıkmış, bunların değeri hızla azalıyor ve bunların kimde olduğu da bilinmiyor.

Dolayısıyla herkes herkese karşı güvenini kaybetmiş, kimse kimseye bir kuruş ödeme yapmıyor, kimse de harcama yapmıyor. Böyle bir yer küresel arena. 2008’de bizim böyle bir fırtınadan daha rahat geçmemizi, daha iyi yönetmemizi sağlayacak program da bitiyor IMF ile. Şimdi ikinci bir olgu daha, hatırlayın. IMF Programı bitince biz ne yaptık? Yarın, gelecek hafta, gelecek ay, üç ay sonra IMF’le anlaşma yapıyoruz diye hiçbir önlem almadan yol aldık. Ne zamana kadar? 2009’un Ekim’ine kadar. Fırtınanın en sert olduğu dönemde Türkiye ekonomisi çapasızdır ve sadece sözel birtakım gayretler vardır, “bu bizi teğet geçer” gibi. Şimdi hala tartışılıyor. Bize teğet geçti derken, reel sektöre de sıçrayan kriz Türkiye’de yüzde 14’lük bir üretim gerilemesi ve buna tekabül eden istihdam kaybı, buna tekabül eden işsizlik artışı, korku, tereddüt, kaygı, bunların hepsi birden oldu.
Nitekim hazırlıklı olunsaydı üretim gerilemesi yüzde 14 değil de örneğin yüzde 7 olabilirdi. Küçülmeden kaçmanın ihtimali yok. Gene küçülürdük ama daha az küçülürdük. Sonuçta daha az işsizlik olurdu. Çünkü tedavisi en zor kriz sonucu, işsizliktir. En geç o alana gidersiniz, en geç tedavi edersiniz. Hiçbir zaman da eski haline getiremezsiniz. Geçmiş krizlerden görünen şey bu. Ama sizin sorunuz “iyi yönetildi mi?” – “hayır, yönetilmedi.”
Dünya daha iyi yönetti dediniz. Onlar neler yaptılar ve biz neler yapmamış olduk o açıdan?
Bakın şimdi bu tür bir gelişmede, dikkat ederseniz bakış açımız da öyle şekilleniyor.
Diyoruz ki ya dengesizlikler nedeniyle veya finans alanındaki bu finansal enstrümanların çöküşü nedeniyle insanlarda müthiş bir güvensizlik olur. Yani ileriyi göremezler, güvenemezler. Elinizdeki parayı harcamazsınız, gelirinizin daha az kısmını harcarsınız, daha fazla tasarruf etmek eğilimindesiniz. O tasarruflarınızı da ekonomiye devreye sokmazsınız, yani banka sistemine de güvenmediğiniz için, çünkü bankalar batıyor, banka sistemine de sokmazsınız, dolayısıyla müthiş bir özel alanda talep daralması olur. İki, yatırım yapmazsınız. Yani firmalar yatırım için para harcamaz. Oradan da gelen bir özel talep daralması olur. Ekonomiyi dibe iten budur. Şimdi ilk başta dedim; bu 29 krizine benzer güçte, o yaygınlıkta ve o sürede olma ihtimali yüksek bir kriz diye kararlaştırıldı. Nedeni bu. Siz güven verici bir şey yapsanız dahi o güveni yeniden elde etmek epey bir zaman alır. Hatırlarsanız o 29 krizinin arkasındaki süreçte iktisat öğretisinde bir değişiklik oluyor. Keynes diyor ki “kriz olduğu zaman, özel talep kaçtığı zaman oturup beklemeyin. Bu daha da derinleştiriyor işi. Siz devletin bütün imkanlarıyla daha aktif bir iktisat politikası izleyin. Ne yapın? Harcayın. Kamunun dengesini bozun, örneğin bütçe açığını büyütün. Parada çok fazla sıkmayın, faizi çok yüksek tutmayın. İndirin faizi, parayı da verin ekonomiye, insanlar harcasın. Dolayısıyla özel alanda kaybolan talebi bu iktisat politikası uygulamasıyla bir anlamda kamu telafi etsin.” Bu tabi müthiş bir genişleme demektir. Tabi bu krize giden süreçte müthiş bir piyasa güveni var. Yani neredeyse iman düzeyine çıkmış bir piyasa güveni var. Yani türbülanslar oluyor, deniyor ki “piyasa düzeltir.” Nitekim bakın diyoruz ki müthiş dengesizlikler var dünya ekonomisinde, bunu piyasalar düzeltir. Yani biraz belki sert düzeltir, ama düzeltir. Düzeltmiyor. Düzeltmediği zaman böyle bir probleminiz var. O zaman piyasa düzeninin işlemediği yerde devletin müdahale etmesi lazım. Daha müdahaleci bir alana kayması lazım. Şimdi başarı bu. Batı’da özellikle krizin ilk çıktığı yerde, merkezde, Amerika Birleşik Devletleri’nde inanılmaz bir hızla buraya gitti. Piyasacılığın esas mabedi olan yerde çok büyük bir hızla müdahaleciliğe kayıldı. Bu tabi iktisat politikası anlayışında tam anlamıyla eksen kaymasıdır. Güncel terimle tam anlamıyla eksen kayması ve hiç tereddüt etmeden yapıldı bu. Dolayısıyla ne 29 krizi kadar derinleşmesine müsaade edildi, ne 29 krizi kadar uzun süreli olmasına. 29 krizi işte bugünlerde artık biliniyor. Olay başladığı zaman kamu kendi harcamalarını da daraltıyor, bütçe dengesi yapmaya çalışıyor, faiz yükseltmeye çalışıyor falan. Bu defa bu ders alınmış, çok hızlı şekilde müdahale edildi. Ben kendi adıma o müdahalenin krizin çok sertleşmesini, çok yayılmasını, çok uzun süre devam etmesini engellediği kanaatindeyim ama benim gibi düşünmeyenler de var. G20 toplantısı gerçekleştirildi. Oradaki en büyük tartışmalardan biri buydu. Bir taraf diyor ki “yeter tamam müdahale ettiniz, çekin müdahaleyi, bırakın artık piyasaları.” Bir taraf bunu diyor. Bir taraf da diyor ki “daha tam anlamıyla krizden çıkılmadı, hala kamunun talep yaratmasına ihtiyaç var, dolayısıyla şu anda çıkarsak tekrar kriz koşulları oluşur, devam edelim müdahaleye.” Şimdi öyle bir yerdeyiz. Ama ilk başlarda hani iyi yönetim dediğim bu. Çok hızlı bir şekilde ekonomiye müdahale edilmesi. Bana sorarsanız iyi yönetim demektir. Ama Amerika’da, Avrupa’da hala köktenpiyasacı düşünürler var, hocalar var, politikacılar var, bunlar iyi yapılmadı diyorlar. Yani böyle de bir tartışmanın içindeyiz.
Kriz Avrupa’da nasıl yönetildi ve Yunanistan’daki krizin yansımaları Avrupa’ya ve Türkiye’de nasıl gerçekleşecek?
Yine bu tür gelişmelerde ortalık toz duman olduğu zaman görüşler çok farklılaşır. Çok iyi anlamadığınız bir hasta var, ne olduğunu da çok kestiremiyorsunuz. Bir doktora sorarsınız kolunu kaldırın der, ötekine sorarsınız bacağını kaldırın der. Yani görüşler farklılaşır. Biz iktisatçılar olarak zaten normal dönemlerde bile birbirimizle anlaşamayız; şimdi çok farklılaşmış bir durumda.
>> Ne dünya, ne Avrupa kendi içinde öyle büyük bir çöküntüye izin vermez. Ama krizden çok yavaş çıkarlar. Çok kredi kaybıyla, daha doğrusu güven kaybıyla, kredibilite kaybıyla çıkarlar. Tahmin ediyorum kriz sonrasında Avrupa eski Avrupa olmaz. Daha 1-2 sene ya eksi olacak büyümeleri ya da çok küçük olacak. Biz hızlı büyüyoruz, onlar kıpırdamıyorlar daha. Açıkcası o güveni yeniden elde etmek için çok uğraşacaklar.
Avrupa’ya baktımığızda; krizi nasıl yönettiler? Amerika kadar çok hızlı müdahale etmediler. Amerika ölçeğinde müdahale etmediler. Niye müdahale edilmedi dediğiniz zaman Amerikan ekonomisinin kurumsal kurgusu Avrupa Birliği’nde yok. Amerika’ya bakarsanız bir tür bir federal yapıdır ama tek bir para otoritesi vardır. Bir merkez bankası Federal Rezervi, tek bir hazinesi vardır. Tek bir maliye politikası otoritesi vardır. Avrupa’ya baktığınız zaman iyi kötü tek bir merkez bankası var, o da 27 ülkenin 16’sına etkili olabiliyor, euro kullanan ülkelere. Ama tek bir mali otoriteleri yok. Şimdi bu birlik, daha doğrusu Avrupa Para Birliği, euro alanı oluştuğu andan itibaren bunun farkında. Ortak bir maliye politikası izleyememenin getireceği bazı sıkıntılar olacak, onun farkında. Dolayısıyla hazineyi de tekleştiremiyorlar, o çünkü daha çok ülkenin kendi yasal haklarıyla, özgürlükleriyle vesairesiyle ilgili bir şey. Kimse de kendi mali otoritesini devretmeye yanaşmıyor. Bunun sıkıntı çıkaracağının farkındalar. Bir anlaşma yapmışlar maliye politikalarını nasıl daha uyumlu hale getiririz diye. O anlaşmanın adı da Maastricht Anlaşması. Dolayısıyla Maastricht kriterleri diye bir dizi kriter var. Bütçe açığı ne kadar olacak, kamu borcu ne kadar olacak, faizler nerede olacak öteki ülkelere kıyasla gibi. Bunu da hiç uygulamadılar açıkçası. Şimdi krize geldiğiniz zaman Avrupa Merkez Bankası’nın, bu tür krizlerde sadece para otoritesinin müdahalesi çok işe yaramıyor. Çok işe yaramadığı gibi eğer dozunu tahmin edemezseniz bir anda siz de devre dışında kalıyorsunuz. Kimse bir yerden sonra para politikası önlemlerine inanmıyor ve güvenmiyor etkisiz olduğunu gördüğü için. Onun için Avrupa Merkez Bankası, Amerika’nın Federal Rezervine kıyasla çok daha ihtiyatlı davrandı. Biz de hep dedik ki “Amerika krize çok hızlı bir şekilde müdahale ediyor, Avrupa tereddütlü.” Tereddütlü olmasının nedeni, o kamu maliyesi tarafından çok emin değil. Nitekim şimdi Avrupa krizi dediğimiz şey de o kamu maliyesi tarafından ortaya çıktı. Bu işin bir yönü. Ama bir yönü de şu: Avrupa’nın hep yapısal problemleri var. Yunanistan sorunu ortaya çıktıktan sonra: “Yunanistan’da çok büyük bütçe açıkları var. Borcu çok yüksekmiş” denildi. Bunları biliyoruz, yeni bir şey değil. Yunanistan bildim bileli kamuda açık verir, dolayısıyla borçlanır, dolayısıyla borcu yüksektir. Ama ne olur? Avrupa’nın büyükleri o birlik içinde onları kapatır. Üstünü örterler, bir şekilde de Yunanistan’ı uyayırlar ve böyle geçer gider. Çünkü imkan boldur. Şimdi o imkan daraldığı zaman -imkan daralması derken Almanya’yı kastediyorum- onu yapamayacak hale geldiği zaman o sorun sırıtarak yukarıya çıkıyor ve çözmeniz gerekir. Bakıyorsunuz, çözümsüz bir hale gelmiş. Şimdi Avrupa krizi bu. Dolayısıyla Avrupa kendi birlik yapısını daha esnek hale getirene kadar bu sıkıntılar devam edecek. Ayrıca bir de şu var: Bakın, bir birlik içinde hareket etme zorunluluğu var. Bu, ulusal ekonomilerin hareket alanını kısıtlıyor. Şöyle düşünün: Şimdi Yunanistan’da açık var, değil mi? Bu açığın çaresi Yunanistan parasının değerini kaybetmesidir. Yunanistan’ın eski parası, kendi parası olsa ne olacak? İşte devalüe olacak, o devalüasyon kısmen o dengesizliği, biraz sıkıntı olacak falan ama, dengeleyecek. Ama şimdi Euro. Yunanistan’ın yapacağı hiçbir şey yok. Onun sonucu neyse katlanmak zorunda ve dolayısıyla o yükü taşımak zorunda.

Ne dünya, ne Avrupa kendi içinde öyle büyük bir çöküntüye tahmin ediyorum izin vermez. Ama krizden çok yavaş çıkarlar. Çok kredi kaybıyla, daha doğrusu güven kaybıyla, kredibilite kaybıyla çıkarlar. Tahmin ediyorum kriz sonrasında Avrupa eski Avrupa olmaz. Daha 1-2 sene ya eksi olacak büyümeleri ya da çok küçük olacak. Biz hızlı büyüyoruz, onlar kıpırdamıyorlar daha. Açıkcası o güveni yeniden elde etmek için çok uğraşacaklar. Ve tabi en büyük sıkıntı da –bunu bizim de düşünmemiz lazım- Avrupa’da birlik var ama hala ulusal ekonomiler var. Amerika’da eyaletlerin hala bir ulus devlet gibi davranıyor olmasına benzer birşey. Dolayısıyla o çözümde bir ulus devletin sahip olduğu esneklik bütün o federal yapıya kazandırılmış. Avrupa’da öyle bir şey yok. İşte onun en önemli örneği de kendi parası yok, kendi içinde dengesizlik olduğu zaman merkezin onu düzeltebilecek aleti yok, ortak paraya yapabileceğin bir şey de yok. “Yunanistan’da açık var, euro’yu devalüe edelim” olmaz açıkçası. Dolayısıyla o sıkıntılar daha bir süre devam edecek. Belki de krizin en büyük yararı bu. Yani ben yine kendi görüşümü söylüyorum. Dayak da yeriz. Siz de yersiniz, ben de yerim ama. Avrupa’nın güç açısından ciddi zaafiyetleri olduğunu bu kriz olmasa belki bu kadar netlikle anlamayacağız açıkçası.
İspanya’da çok büyük bir yapı krizi olacağını biz 3-5 senedir biliyoruz. Bu ortaya çıktı. İrlanda’daki o zıplamanın neticede bir şişme getirdiğini, bir yerde bir dengesizlik oluşturduğunu, bunun bir şekilde çözülmesi gerektiğini ve sıkıntı yaşayacağını biliyorduk. İtalya’da herkes biliyor, İtalyan ekonomisi güçlüdür ama biraz dağınık gider. Şimdi bunlar mesela birazcık daha sıkıntı verecek bir şekilde ortaya çıktı. Bir anlamda -yani krizin yararı olmaz ama- bu tür katkıları da var diye düşünüyorum ben kendi adıma açıkçası.
Türkiye’ye dönüp baktığımızda Türkiye’yi bu kısa dönem, orta ve uzun dönemde nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de yaşadığımız sorunlar var işte bu referandum süreci, belki arkasından bir seçim gelecek, terör şu an ciddi bir sorun teşkil ediyor. Bunların ışığında kısa, orta ve uzun vadede Türkiye’yi nasıl tarif edersiniz?
Dikkat ederseniz ekonomi bunlardan çok fazla etkilenmiyor. Çok büyük bir terör olayı oluyor. Diyelim ki 30 sene önce böyle bir terör olayı olsa ekonomiyi sarsar ve o sarsıntı en az bir 2-3 hafta devam ederdi. Şimdi bir gün ya oluyor ya olmuyor böyle bir etki. “Referanduma gidiyoruz, anayasayı oylayacağız, burada da müthiş bir siyasi çekişme var” diyorsunuz, sanki öyle bir şey yokmuş gibi davranıyor ekonomi.
Dolayısıyla siyasetle ekonomi biraz ayrıştı. Bu hayırlı bir şeydir. Yani bizim kadar olayı sık olan bir ülkede o olayların hep ekonomiye yansıdığını düşünseniz ayağa kalkarsınız.
İki olgu bana kalırsa etkili oluyor. Kısa dönemde sorunlu olmamız, o sorunları çözüp orta ve uzun dönemdeki problemlerimize dönüp bakamamamızın nedenlerinden biri bir kere ekonomi kötü. Bunun iktidarı yok açıkçası. Bir siyasi grubu yok. Çünkü o anlamda da biz çok hoş bir deneyden geçtik. Hatırlayın, 2001 krizine giden bir 5-6 sene var, 90’ların ikinci yarısı, hemen hemen bütün siyasi partiler iktidar şu veya bu şekilde. Koalisyon ortağı, koalisyonun birinci ortağı durumunda.
Gelinen noktada hepsinin çorbada tuzu var. Dolayısıyla kimsenin kimseye söyleyeceği bir şey de yok, bizim de söyleyeceğimiz bir şey yok. Orada düşünmek zorundayız çünkü bunu hala düşünmüyoruz. “Ya bizim siyaset yapma biçimimizde, siyasi kültürümüzde, siyasi ahlakımızda bir problem var; bu bize ekonomiyi yönettirmiyor” gibi bir noktaya sanıyorum yavaş yavaş geliyoruz. Bir sene önceki -konuşmalarımız hala ona benziyor ama- şiddet dozu yok. Dozun aynı yaygınlığı yok. Yavaş yavaş onu öğreniyoruz. Bir problemimiz bu. Biz kısa dönemde ekonomiyi yönetemediğimiz için hep kısa dönem problemlerle uğraşıyoruz. Halbuki iki, bizim çok ciddi yapı sorunlarımız var. Bizim bir eğitim sorunumuz var. Tarım sektörü gibi bir sorunumuz var. Kamu alanındaki inanılmaz verimsizlik gibi bir sorunumuz var. Şimdi bunlara hiç dönüp bakamıyoruz. Eğitimi düzenlemeye kalktık, her sene bir tane sınav koyduk, bir nesil perişan oldu. Duygularıyla, beklentileriyle, her bir şeyiyle perişan oldu. Sonra “afedersiniz olmamış” dedik, geri döndük. Şimdi böyle bir yaklaşımla bunu biz çözebilir miyiz? Çözemeyiz. Dolayısıyla o sorunları hep yanımızda taşıyoruz. Onun dışında baktığımız zaman örneğin bu yapı problemleri de bir şekilde halledildi derseniz öyle bir noktaya gelse Türkiye dünyada potansiyeli yüksek olan ülkelerden biri, bunu sadece ben söylemiyorum açıkçası, etraftan bakanlar da öyle değerlendiriyor. Tabi onlar kibar oldukları için şeyi söylemiyorlar “bunların potansiyeli çok yüksek ama o potansiyeli kullanmayı beceremiyorlar” diyemiyorlar. Kibarlar. Bizim o kadar kibar olmamıza gerek yok. Biz kendi kendimizi eleştirebilmeliyiz. Bakın tarım ekonomideki katma değerin yüzde 8’ini üretiyor ve nüfusun yüzde 26’sı hala tarımda. Yani öyle bir ülke düşünün ki nüfusun dörtte biri üretimin yüzde 8’ini yapıyor. Bu ne kadar büyük bir verimsizliktir, bunun arkasından ne tür sorunlar gelir? Yani açlık, aile ölçeği, işsizlik, her şey bundan. Buna dönüp bakmıyorsunuz. Bırakmışsınız kendi haline. Hani Batı’da olsa bu kör piyasa inancı “işte burayı piyasa düzeltir” diye düşünebiliriz. Bizde öyle bir işleyiş de yok. Dolayısıyla oraya hiç bakmıyoruz. O kendine kendine öyle kıra kıra, döke döke bir yerlere doğru gidiyor. İyi bir yere de gitmiyor açıkçası.
Türkiye, G-20 ülkeleri arasında, Çin’in ardından ikinci hızlı büyüyen ülke oldu. Türkiye bu durumdayken nasıl olup da Çin’den sonra geliyor?
Dediğim gibi, Türkiye potansiyeli yüksek bir ülke. Bir tarafında tarımda böyle, diğer tarafında inanılmaz bir insan gücü israfı var. Eğitimde problemimiz var, onun israf ettiği bir insan gücü problemimiz var. İşte eğitimsiz iş gücü problemimiz var. Bir tarafına baktığımızda dünyayla rekabet eden bir insan gücü daha var. Yani adeta iki ülke yan yana gibi.
İç pazarın canlandırılması ekonomiler için ne tür bir anlam ifade ediyor? Ülkemizde iç pazarın canlandırılması için neler yapılabilir, ne gibi teşvikler uygulanmalı?
Haziran’ın sonunda açıklanan bu birinci üç aya ilişkin gayri safi milli hasıla istatistiklerinde şöyle bir özellik var: geçen yılın aynı dönemine kıyasla bu yılın birinci üç ayında ekonomi hızlı büyümüş, yüzde 11. Ama geçen yılın sonuyla bu yılın başı arasında ne olmuş diye bakarsanız çok düşük bir büyüme hızı var. Bir de esas talebi taşıyan ögeler ne olmuş, ona bakıyorsunuz. Özel alanın hem tüketim harcamalarında, hem yatırım harcamalarında çok ciddi artış var. Mesela yatırım harcamalarındaki artış son 4-5 senedir, yani kriz öncesinde başlamış bir eğilimdir; o şimdi tersine dönüyor gibi. Tüketim harcamaları da bir miktar hızlı artmış. O güven de geriye geliyor gibi. Dolayısıyla genelinde ekonomiyi canlandıracak bir talep hareketi var. Buradaki problem özel alanda talep canlanırken kriz sırasında verdiğiniz o açıkları vesaireyi nasıl geri alacaksınız, o parasal genişlemeyi nasıl çekeceksiniz? Bütün dünyanın sorunu bu. Açıkçası bu son G20 toplantısında da konuşulan konulardan bir tanesi bu. Birisi diyor ki “acele etmeyin.” Çünkü o çok kritik. Çok acele davranırsanız yeni canlanmaya başlayan ekonomiyi boğarsınız. Geç davranırsanız bu defa kucağınızda nurtopu gibi bir enflasyon çocuğu bulursunuz. Onunla boğuşmaya başlarsınız. Böyle bir problem var. Bizim de var aynı türde problemimiz.
Genel olarak canlandırmak, iç pazarda ne yapılır? Bir de özel olarak dediğim gibi vergi önlemleri olabilir. Oradaki sıkıntı bizim uluslararası anlaşmalarımızdır. İşte en önemlisi gümrük birliği anlaşmamız Avrupa Birliği’yle. Onlar bu tür şeylere çok toleranslı değildir. Yani içeride, özel, kendi sektörlerinize dönük bir şeyler yapmanızı çok sempatik karşılamazlar. Onu bir süre, çok kısa bir süre yaparsınız, sonra geri çekmek zorunda kalırsınız. Dolayısıyla orada çok büyük bir şansımız yok. Ekonomiyi genel olarak canlandıracağız diye düşünmek lazım. Ama canlanıyor.
Otomotiv sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz Türkiye’de?
Biliyorsunuz otomotiv hem üretim anlamında, hem ihracat anlamında ekonominin lokomotiflerinden biri. Bir de tabi, lokasyon olarak da Türkiye’nin yeri otomotivin büyük pazarlarına görece yakın. Dolayısıyla firmalar kendilerini düzgün yönetirlerse daha kolay gidebileceğiniz, penetre edebileceğiniz bir durum. Bu nereden başlıyor? Banka seçiminden başlıyor, ara girdi kullanımı, nihai ürün, pazarlanması, finansmanı gibi o zincirde büyük hatalar yapılmazsa, siyasi iktidar da çok kötü gözle bakmazsa ben otomotivin dünyayla birlikte hareket edeceğini düşünüyorum. Yani dünya yavaşlarken bizde de yavaşlayacak, ondan sonra hızlanacak. Şimdi önümüzdeki dönemde ekonomi geçtiğimiz iki seneye kıyasla daha hızlı olacağına göre, tahmin ediyorum, otomotivde öyle büyük sıkıntı olmaz. Açıkcası kendi normal temposuna bir yerde ulaşır diye düşünüyorum.
>> Otomotiv pazarının aktörlerine vermek istediğiniz mesajlar neler olabilir? Bu dönemde ne yapmak gerekir?
Özellikle dağıtımcıların daha müşteri dostu davranmak durumunda olduklarını düşünürüm. Şu anda ekonomi canlanıyor. Fakat çok da büyük bir travmadan çıktık geldik. İnsanların güveni hala tam değil. Tahmin ediyorum hala özellikle otomotiv gibi bu tür dayanıklı tüketim malları belki konutta yapılacak harcamalar hala bir miktar ertelenme eğiliminde. Demek ki önce insanların güvensiz olduklarını anlamak, ilave güven kaybı yaratacak hareketlerden kaçınmak gerekiyor.
Artan maliyetleri veya kur hareketlerini çok çabuk fiyatlara yansıtmaktan kaçınmak lazım. Bu sıra bir miktar daha düşük kar marjlarına razı olmak gerektiğini düşünüyorum. Bu üreticiler için de geçerli ama üreticilerin bunu yapması daha zor bir şey. Çünkü onların fiyatları bir miktar daha dünyayla birlikte hareket ediyor. Ama pazarın aktörleri kendi kar marjları açısından bunu yapabilirler. Kendilerini değil ama mali sistemi o açıdan bir miktar zorlamaları gerekiyor. Finansman kanalı açabilmeleri mutlaka gerekli. Şu anda geçtiğimiz dönemlere kıyasla bir avantaj var. Faiz çok düşük seyrediyor. Ama insanlarda kredi kullanma isteği de çok fazla yok. Geçmiş dönemdeki kadar da kredi kullanma isteği yok. Kredi kullanımını bir miktar özendirecek edecek, canlandıracak kampanyalar yapmaları önemli.
|